İbnü'l-Heysem ve Işığın Göze Girmesi
İbnü'l-Heysem, görmenin gözden çıkan ışınlarla değil göze giren ışıkla olduğunu deneyle savundu. Optiğinin neden hâlâ anıldığını anlatıyoruz.
Gözün, baktığı nesneye bir ışın gönderdiği düşüncesi uzun süre dolaştı. İbnü'l-Heysem bu resmi tersine çevirdi. Görme, nesneden göze gelen ışığın işidir. Işın gözden çıkmaz. Bu cümle bugün sıradan görünür. Onuncu yüzyılın sonu ile on birinci yüzyılın başında, alışkanlığa karşı yazılmış bir cümleydi. Asıl kalıcı olan, cümlenin nasıl kurulduğudur.
Delikten geçen görüntü
Karanlık bir odanın duvarındaki küçük delik, dışarıdaki aydınlık sahneyi karşı duvara ters bir görüntü olarak düşürür. Buna karanlık oda denir. İbnü'l-Heysem bu düzeni, ışığın doğrusal yayıldığını göstermek için kullandı. Görüntü ters düşer, çünkü delikten geçen ışınlar birbirinin yönünü değiştirmeden karşı duvara varır. Üstten gelen altta, alttan gelen üstte biter.
Düzen, bir sihirbazlık değildir. Delik küçüldükçe görüntü netleşir ve kararır. Büyüdükçe aydınlanır ve bulanır. Bu değiş tokuş, ışığın bir noktadan her yöne doğrular boyunca gittiğini elle tutulur kılar. Görme de aynı doğruların göze girmesidir.
Otorite yetmez
İbnü'l-Heysem, eski kitapların doğru sayılması gerektiğini kabul etmedi. Bir iddia, tekrarlanabilir bir düzenekle sınanmalıydı. Düzenek tutmazsa iddia, kimin yazdığına bakılmadan zayıflardı. Bu tutum, bugün yöntem dediğimiz şeyin erken ve güçlü bir örneğidir. Yöntemin modern çerçevesi ayrı bir yazıda anlatılır. Erken olmak, bugünkü bütün laboratuvarı onun kurduğu anlamına gelmez.
Eratosthenes de gölge ve açı ile bir çevreyi tahmin etmişti. O ölçünün geometrisi ayrı bir yazıda durur. İki isim aynı yüzyılda yaşamadı. Ortak olan, iddiayı bir düzenekten geçirmektir. Biri yerin çevresini, öteki ışığın yolunu sordu.
Göz bir fener değildir
Gözden ışın çıktığı düşünülürse karanlıkta da görmek gerekir. Çıkmıyorsa karanlık, içeri ışık girmediği için karanlıktır. İbnü'l-Heysem'in tarafı ikincisidir. Parlak bir cisme bakınca gözün yorulması da içeri giren ışığın fazlalığıyla okunur. Fener olsaydı yorgunluk, dışarı gönderilen ışının tükenmesi olurdu. Gözlem, feneri tutmaz.
Bu, gözün yalnızca bir delik olduğu anlamına gelmez. Mercek ve ağtabaka görüntüyü kurar. O anatomi, onun çağında bugünkü ayrıntısıyla bilinmiyordu. Bilinen, yönün dışarıdan içeri olduğuydu. Yön doğru kurulunca sonraki anatomi de bu yöne oturdu. Yanlış yöne oturan bir anatomi, görmeyi açıklayamazdı.
Abartmadan okumak
İbnü'l-Heysem modern bilimin tek kurucusu değildir. Optikte deneyin ağırlığını erken ve açık yazan isimlerden biridir. Tek kurucu anlatısı, ondan önce ve sonra gelen ölçümleri siler. Silinen ölçüm, onun başarısını büyütmez. Başarı, ışının yönünü ve delikten düşen görüntüyü kayda geçirmesidir.
Bir müze etiketinde her şeyi o buldu yazısı görünce sorulacak şey, hangi düzenektir. Cevap karanlık oda ve göze giren ışıksa etiket yerindedir. Cevap bütün fizikse etiket şişmiştir. Şişkin etiket, gerçek deneyi de inandırıcı olmaktan çıkarır.
Sık sorulan sorular
Görme gözden çıkan ışınla mı olur?
Hayır. Işık nesneden göze gelir. İbnü'l-Heysem bu yönü, karanlık oda ve gözlemle savundu. Karanlıkta göremememiz de bu yöne uyar.
Karanlık oda ne gösterir?
Küçük bir delikten geçen ışık, karşı duvara ters bir görüntü düşürür. Görüntü, ışığın doğrusal gittiğinin elle tutulur kanıtıdır. Delik büyüdükçe görüntü bulanır.
Modern bilimi o mu kurdu?
Tek başına hayır. Deneyi otoritenin önüne koyan erken ve güçlü bir örnektir. Ondan önce ve sonra da ölçüm vardır. Tek kurucu cümlesi o ölçümleri siler.